6 Haziran 2012 Çarşamba

Bir dünya yetmez yarım daha koy!

Bir kac gün once İnternette, Radikal gazetesinde okudum.
“Dünyadaki insanların ortalama bir Amerikalı gibi yaşaması durumunda, tam dört dünya daha gerekiyormuş. Eğer bir Türk gibi yaşasaydı o zaman da 1.5 gezegene ihtiyaç varmış.” Halbuki aynı araştırmaya göre “Bir Endonezyalı gibi yaşasaydık dünyanın üçte ikisi yetecekti.”  Demek ki daha azıyla da yetinebilecektik. Demek ki daha azla da oluyormuş – istesek, yalnızca istesek. Boşuna “Az ve öz” dememiş Atalarımız.

Bazı şeylerin olması için uygun ortamı ve uygun zamanıBu sıralar kafayı Sürdürülebilir Yaşam, Permakültür, Doğal yaşam, doğayla barışık yaşam konularına takmış durumdayım. Kim bilir belki de doğaya bu kadar yakın olunca ancak kulağına geliyor insanın Toprak Ana’nın fısıltıları :)


 beklediklerine hep inanmışımdır. Belki de bu konuda bir şeyler yapmamın zamanı geldi şimdi, kim bilir.



Harıl harıl araştırıyorum.Azerbaycan’da bu konuda neler yapılıyor diye. Türkiye’de de Permakültür konusunda çok güzel şeyler yapılmaya başlandı. Marmariç’te çok güzel şeyler yapıldığını okuyup imreniyorum. Can atıp gidemediklerime yüreğim sızlıyor sanki. Bu seneki Türkiye seyahatime böyle bir kursu eklemek geçiyor aklımdan hep, ne yalan söyleyeyim :) ama tabi zaman kisitlamamiz var... :(
Bazen çok basit şeyler yetiyor insanı mutlu etmeye; bir avuç tohum gibi, minicik fidanın üstünde fark edilen bir minyatür sebzecik gibi. Bunu yapabilmek için özel bir yetenek istemiyor, çok özel okullardan diploma almak da. Biraz yürek, biraz sevgi, birazcık ilgi, bir süzgeç dolusu su bile yetiyor.
 İlk mahsul gibi…


Ufacık şeyler mutluluk katıyor yüreğimize.


 Hayatı komplike etmenin anlamı yok-muş. Basit düşünmek lazımmış. Her şeyin elde ve evde yapılabilirliğine inanmak, belki de işin özü; her şeyin başlangıcı. Gündelik hayattaki bazı şeylerin bu kadar kolay yapılabilirliğini nasıl da unutmuşuz çoğumuz. Ekmek gibi en temel şeyler bile bizden yabancılaşmış, kopmuş; paketlere girmiş; etiketlenmiş; adı, sanı, son kullanma tarihi olmuş.
Halbuki yediğine içtiğine farkındalık oluştu mu bir kere, beğenmez oluyormuş insan allanıp pullanıp paketlenmişini. Doğal yaşamın tadını alanlar, bir daha eskisini beğenmez olmuşlar.
Her gün nerede, nasıl yapıldığını hiç düşünmeden alıp soframıza koyduğumuz ekmek bile -fabrikasyon olmadığı sürece- aslında ne çok emek ister, zaman ayırmak ister. İnsan eliyle yoğuruldukça şekil alır, kıvama gelir. Hamuruna kendi elimiz dokunmadıkça bir ekmeğin ne kadar yoğurulduğunu bilmemize olanak var mıdır?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder